Rönesans Sonrası Sanat-Siyaset İlişkisine Genel Bir Bakış / Doç. Dr. Vedi AŞKAROĞLU

(TÜRKİYE)

ÖZET

Sanat, sadece estetik beğenilerin beslenmesi ve geliştirilmesi amacı ile üretilmez. Resim, edebiyat, tiyatro, sinema gibi birçok alanda üretilen eserler kimi zaman üretenleri tarafından belirli bir hedef kitlesine yönelik eğitici, öğretici, uyarıcı bir işlevle bezenirken, bu amacı doğrudan taşımayan eserlerin bile dolaylı bir biçimde bu türden işlevlere sahip olduğu görülebilir. İnsanı merkeze alan ve yeni bir dünya düzeninin kurulmasını amaçlayan, siyasi, ekonomik, sanatsal boyutları içinde barındıran Rönesans döneminden başlayarak, günümüze kadar sanat siyaset ile doğrudan bir bağ kurarak çeşitli amaçlar doğrultusunda üretilmiştir. Bu bildiride, sanat siyaset ilişkisinin ve sanatçının üstlendiği rollerin genel bir değerlendirmesi amaçlanmıştır.

An Overview of the Connection between Art and Politics Following the Renaissance

ABSTRACT

Art is not always produced with the aim of enhancing and improving aesthetic values. Works of art produced in such fields as painting, literature, theater and cinema sometimes aim at instructing, directing or warning the viewers/readers, yet even those works with no such aims can be seen to have similar functions indirectly. Beginning with the Renaissance period, which focuses upon the human, aiming to establish a new world order with new political, economic and artistic dimensions, art has, up to the present, connected itself with politics and many artistic works have been produced with these purposes. In this presentation, the main goal is to make an overall evaluation of the connection between art and politics as well as the the roles undertalen by the artists.

 

Bir birey olarak sanatçının yaşamı toplumdan bağımsız olarak gelişmez, her iki unsur arasında karşılıklı bir bağ bulunur. Bazen bir akımın temsilcisi olarak ya da bağımsız biçimde çalışan sanatçı belirli bir topluluğun içerisinde yaşamak durumundadır. Karşılıklı ilişki, sanatsal üretimle birlikte sanatçıyı edilgen özlemci konumundan özne konumuna yükseltir. Ancak yine de sanatçı, içinde yaşadığı toplumun bir parçası olmasının yanı sıra değerlerinin de taşıyıcısıdır. Kimi zaman kendi adına kimi zaman da toplumun, döneminin adına söylem geliştiren sanatçının eserlerinde hem toplumu hem de yeniyi/kurguyu/ tasarımı görmek mümkündür. Sanatçının ait olduğu kültürel ortam ve toplumsal olguların izleri o sanatçının duygu ve düşün evreninde gezen atomlar halindedir. Bu atomlar bazen bilinç düzeyinde, iradenin doğrultusunda sunulan değerlerdir, bazen de sanatsal yaratımın altında gizlenmiş şuursuz bir kimliğin kendini sözcüklerle, simgeler ve semboller yoluyla sunduğu kurgu dünyasıdır. 

Tüm insanlar sanatçı değildir. Sadece bazı kişiler sanatçı olarak tarih sahnesinde yer almış ve bunlardan pek azı kendi çağlarını aşabilecek yücelikte eserler üretebilmişlerdir. O zaman, sanatçıyı diğer insanlardan ayıran özelliklerin tanımlanması gerekir. Hem acı çekmenin en derin katmanlarına inmiş, hem de acısını yüceltmede profesyonel bir yöntem keşfetmiş olduğu için, sanatçı örnek bir çilekeştir. Yazar, bir insan olarak acı çeker ve acısını sanata dönüştürür. Kafka da paralel bir şekilde tanımlar sanatçıyı: “Gerçekte ozan toplumun orta kişisinden daha küçük, daha zayıftır. Bu yüzden yersel varlığın yükünü, öbür insanlardan daha yoğun, daha güçlü duyar. Türküsü ozanın kendisi için çığlıktır ancak. Sanat, sanatçı için, acı çekmedir ancak; yeni acılar için rahatlamasını sağlar. Sanatçı dev değildir; varlığın kafesi içinde, oldukça parlak tüylü bir kuştur ancak” (Janouch, 1966:14). İşte bu parlak tüylü kuş, kendi içinde bir tezat taşıyan varlık alanı çizer. Bir taraftan toplumdaki doğal akış karşısında, duygusallığı ve düşünsel derinliğinin yarattığı kaygı yükünün altında ezilen zayıf bir varlıktır, ama aynı zamanda sözü/olguları/kavramları işleme ustası olarak sıradan olan diğerlerinden sıradanlığa kapılmamak ve sıradanlığı sıra dışı niteliğe dönüştürebilme gücüne sahip bir tür sihirbazdır. Ortaya koyduğu sanat eseri yoluyla kendi bireysel düşüncesini yansıtırken bile toplumsallığını korur ve toplum adına söylemde bulunarak, o toplumun tarihsel süreç içinde kaderini ve duygu-düşün dünyasının da sınırlarını çizer.

Uygarlık tarihi boyunca sanat eserleri, farklı nedenlerden ötürü üretilmiştir. Bu nedenlerden biri sanatın, gücün ve iktidarın destekçisi olarak siyasi amaçlarla, propaganda aracı olarak kullanılmasıdır. Bu anlamda sanat, siyasi söylemin, siyasi inançların ve bunların sonucundaki davranışların kaynağıdır. Sanat eserlerinin kendisi siyasal akımların kaynaklandığı sosyal bir ortamın parçasıdırlar. Sanat, ilkel toplumlarda din ve büyü amaçlı kullanılmıştır. Uygarlığın gelişimine paralel olarak, avcı toplumdan yerleşik topluma geçilmesiyle birlikte, sanatın kullanım alanlarının da değiştiği görülür. Mısır, Roma ve ortaçağ krallıkları, Rönesans İtalyan şehir devletleri ve batı Avrupa’nın erken monarşilerinde, sanat gücün temsilinde araç olarak kullanılmıştır. Rönesans ile başlayan ve Barok, Klasisizm ve Romantizme kadar uzanan sanat, Antikitenin yeniden yorumu olarak insan merkezli ve ideal olanın peşindedir. Rönesans öncesi, Ortaçağ sanatının görevi dinin yüceliği anlatmaktı. Burada sanatçının, dünyada yaşanan gerçeği aramak ve ifade etmek gibi bir misyonu yoktur, ondan beklenen şey öğretiye uygun bir dinsel ileti sunması ve tanrı tarafından kusursuzca düzenlenmiş dünyayı insana anlatmasıdır. Sonuç olarak, Ortaçağ boyunca dini ve dünyevi güçler birbirinden ayrılmaz olduğundan, insan gibi, sanat da dinsel olana bağlı kalmıştır. Ortaçağda belirli bir kimliğe sahip olamayan sanatçı, Hıristiyan dininin öğretilerini tasvir etmekle yükümlü, bir bakıma zanaatçı konumundadır. Ondan beklenen kilisenin ideolojik öğretilerini halkın anlayabileceği yalınlıkta ve şematik bir dille anlatmasıdır.

Edebi eserlerin simgesel olarak anlaşılması kolay alegorik biçimde sunulmasının çok yönlü bir işlevi olmuştur: (1) dinsel öğretilerin halk tarafından kolayca anlaşılması; (2) dine dayalı yönetim sisteminin yerleşmesi ve pekiştirilmesi; (3) ruhban sınıfın halk üstünde kendi çıkarlarını ön planda tutarak tahakküm gücünün oluşması ve güçlenmesi; (4) kullanılan sade dil sayesinde halkın okur yazarlığının artması; (5) saray dili şeklinde halktan kopuk üstün bir dil oluşmasının önüne geçilmesi; (6) halk arasında soyut düşünme yetisinin okumaya bağlı olarak gelişmesi ve daha sonra ortaya çıkacak diğer alanlarda, örneğin felsefe, tarih, bilim gibi alanlarda genel bir entelektüel alt yapının oluşması. Sanatçılar dil yolu ile aslında sadece dönemlerindeki siyasi yapının pekişmesine aracılık etmekle kalmamış, aynı anda bu yapının daha sonra dönüşümünün de zeminini hazırlamışlardır. Kısaca, sanatçılar hem kısa vadede ideolojik bir işlev görmüş hem de içinde yaşadıkları toplumun geleceğini de inşa etmişlerdir.

Rönesans’ın başlangıcıyla birlikte, sanatın yeni koruyucularının ortaya çıkması, sanatçılar açısından yeni görevleri beraberinde getirmiş, sanatçı himayesinde olduğu zengin aristokratın hizmetine girmiştir. Sanatçılar genellikle bireysel beğenilerini tatmin etmelerine rağmen,  çoğunlukla himayesinde olduğu grubun beklentilerine cevap verir duruma gelmişlerdir. Daha önceleri, halkın arasında gezen ve öğretici yönleri ön plana çıkan sanatçılar, artık doğrudan bir zümrenin siyasal söyleminin savunucularına dönüşmüşlerdir. Bu durum bir taraftan halktan bir kopuşu ve saraya özgü yeni bir söylem ve dilin ortaya çıkışını sağlamış, diğer bir taraftan da sanatsal estetik ve evrensel izleklerin işlenmesine de zemin hazırlamıştır. Bu sayede, toplumun tüm kesimlerine hitap edemese de, edebiyat felsefi yaratıcılığın, aklın ve insancıllığın işlenmesi ve gelişmesine doğru bir hamle olarak önemli bir görev daha üstlenmiştir. Sanat artık ortaçağın dinsel ritüellerine, feodal ya da saraylı toplumun halk şenliklerine katılmadığı için, halesini kaybedip hem estetik bir söylem biriktirmeye hem de bir kurum statüsü edinmeye başladı. Saraylı-aristokratik sanat sadece estetik işlevin dönüşmesine değil aynı zamanda da ayrı bir toplumsal mekânın ortaya çıkışına tanıklık etti. Öncelikli görevi siyasaldı, mutlakiyetin meşrulaştırılmasıydı.

Toplumsal yaşamdaki bireysel özgürlüklerin artmasına paralel olarak, sanatın da giderek tanrısal olandan uzaklaşmaya ve yeryüzüne inmeye başlamasıyla birlikte, geçmişin tanrı ya da tanrı kral(lara) övgüler düzen ve onu yücelten sanat, belirli bir toplumsal sınıfın, politik bir partinin ya da zengin bir ailenin egemenliğine girmiştir. Özünde bu grupların çıkarlarını koruma işlevi görmesine rağmen, sanat birey kavramının dünyadaki işlevi açısından farklı bir algı ile kavranmasına da öncülük etmiştir. İnsan artık dünyaya atılmış günahkar bir yaratık olarak algılanmamaya başlandı. Edebi eserler, özellikle şiir ve roman ile birlikte sosyal bir varlık olarak algılanmaya başlayan insanın iç dünyasına da girilmeye başlanmıştır. İnsanın duyguları ve aklı olan, bu akıl ile çevresini değiştirebilme yeteneğine sahip bir özne olarak algılanmasını sağlamıştır yazar ve şairler. “Hayata kavuşması sayesinde sanat, tanrı katından insan katına döner. Yaratmak artık bireyin (öznenin) iradesindedir. Dolayısıyla sanat, özgür bireyin imgeleminin, mizacının, duygularının temsili olmalıdır. ‘Eski’ silinmeli ‘yeni’ hükmetmelidir. Kilisenin, sarayın himayesindeki klasik estetik ve bu estetiği dayatan akademinin otoritesi son bulmalı, miras bıraktıkları kanon ve normlar yıkılmalıdır” (Artun, 2003:21).

1789 Fransız Devrimi sonrası Napolyon döneminde, devlet tarafından kurulan akademinin resmi sanat anlayışı Neo-klasisizm olarak belirlenmiştir. Bu bakış açısı, eski Roma ve Yunan medeniyetlerinde üretilen felsefi ve edebi eserlerin insanı dünyada yeni bir konumlandırmaya yönelik yeniden yorumlanmasına dayanmaktaydı. Düşünme, yorumlama olgularına, aklın üstünlüğüne bir vurgu olarak sorgulamacılık (agnostisizm), şüphecilik (skeptisizm) ve denemecilik (empirisizm) kavramları da edebiyat ve felsefe yoluyla girmiş oldu. “Fransız Güzel Sanatlar Akademisi, bir ulus-devletin sanat üzerindeki denetimini temsil eden ilk modern kurumdu. Akademi, evrensel, elit ve medenî bir beğeni ve bilgi oluşturma amacı taşıyordu ve her ikisinde de dönemin yeni gelişen bir fikrini temel alıyordu: Devlet, kurumlarıyla, eğitimsiz, basit kitlelerin gayri medenîliğine karşı medeniyetin timsali olmalıydı,” (Kreft, 2008:24). İnsana, doğaya, topluma, tanrısal olana ve genel anlamda yaşama yönelik algı değişimini sağlayan sanat eserleri yoluyla, sanatçı bir kez daha siyasal arenada toplumun değiştirici dönüştürücü gücü olarak ön plana çıkmıştır.

Avrupa’da, “Neoklasizm”in sanata verdiği yön, hem eski Yunan ve Roma dönemlerine ait sanat eserlerinin yeniden keşfedilmesi, değerlendirilmesi ve hem de bunların benzerlerinin üretilmesine neden olmuştur. Bu da beraberinde, eski felsefi, sosyal ve düşünsel akımların yeni bir zamanda ve yeni olgular doğrultusunda değerlendirilmesi ve üretilmesinin yolunu açmıştır. Eski uygarlıkların elde ettiği medeniyet düzeyi Avrupalıları derinden etkilemiş ve skolastik düşüncelerin ve dinin etkisinin uzağında, yeni sanatsal eserler üretilmiş ve bunların sonucunda ise tamamen yeni ve daha çağdaş bir dünya algılayışı gelişmiştir.

Fransız devrimini gerçekleştirenlerin siyasal düşüncelerine en uygun sanat anlayışı olarak Klasisizmi benimsemiş olmaları Klasisizmin devrim ruhuna hizmet edecek bir anlayışa sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Devrim, kendi görüşüne en uygun akım olarak Klasisizmi benimsemişti. Hauser’e göre, bu seçimin yapılmasında önemli rol oynayan etmenler, “beğeni ve biçim sorunları ya da Ortaçağ ve erken Rönesans burjuvasının sanat felsefesinden esinlenmiş olan içsellik ve içtenlik ilkeleri değil, Devrim'in yurtseverlik ve yiğitlik ülkülerini ve cumhuriyetçi özgürlük düşüncelerini en iyi temsil edebilen eğilim olacaktır” (1984:133). Yeni kurulan cumhuriyetin ideolojisini en iyi anlatabilecek ve topluma yerleşmesini sağlayacak ağır başlı, şaşalı olmayan bir sanat anlayışının olması gerekmektedir. Sanatın politik amaçlarla kullanılmasının örneklerini en fazla bu dönemde görmekteyiz.  Bu yüzyılda sanatla siyaset arasındaki ilişki, ulus-devlet inşa etme modeli temeline dayanır. Kitlelerin sanat yoluyla eğitilmesi ve ulusal bilincin yaratılması yoluyla ulusal ideali yaratmak amaçlanmıştır. Şiirler bu doğrultuda yeni bir şekil, üslup ve içerikle yazılmış, romanlar ve oyunlar bu amaca yönelik kişilikler ve olay örgüleri yaratmış ve yeni izlekler vasıtasıyla ulus-devlet kavramının değerleri insanların zihinlerine sokulmuştur.

Romantizmle birlikte sanatın tarihinde köklü değişimler olmuştur. Rönesansla başlayan bireycilik ancak 19. yüzyılda kendini gösterebilmiş ve sanatın egemenliği sanatçının eline geçmiştir. Sanatçı türkülerini özgürce söyleyen şairdir artık.  Baudelaire’e göre “Romantizm, ne konu tercihinde, ne de gerçekliği birebir kopyalamasında yatar. Romantizm sanatçının hissetme biçimindedir. Onlar romantizmi dışarıda aradı, oysa o ancak içerde bulunabilirdi” (2003:150). Sanat, dış dünyanın yanılsaması olmanın ötesine geçmiştir. Romantizm, esas olarak sanatçının düş gücünün ya da bir başka deyişle düşündeki gerçekliğin ayna metaforu içinde yansıtılması olarak düşünülebilir. Aynı zamanda Romantizm, sanatın özgürleşmesinin ilk örneği olmanın yanı sıra,  kendinden sonra gelecek sanat anlayışlarını da etkilemiştir. Sanatın insan hayatının diğer alanlarından bağımsız olması gerektiği fikri, sanatın vereceği hizmetlerin reddedilmesi anlamına geliyordu. Bu, sanatı fildişi kuleye kapatan, kamusal meselelerden el etek çekmesini savunan bildik yaklaşımın tezahürü olan apolitik bir hamle değildi. Sanata dair anti-politik bir yaklaşımdı, Devrim sonrası yeni kapitalizm ve anayasal cumhuriyet dünyasına yönelik radikal bir eleştiriydi (Kreft, 2008:35).

Modern sanat, klasik sanatın estetik anlayışının inkarı ve onun yadsınması üzerine kurulmuştur. Artık sanat salt gerçekliğin birebir kopyası, tarihsel bir belge olmanın ötesindedir. Yapıt, sanatçının duygularının ve gerçeği algılamasından doğan siyasi duruşunun yapıtta somutlaşmış halidir. Klasik sanat gibi yaşanılan gerçekliği yansıtmayı kendine görev olarak alan sanatçı, bu gerçeği kendi gerçeklik algısına dayanan öznel bir gerçeklikle yansıtır.  Sanatçının gerçekliği yansıtma biçimini belirleyen unsurlar sanatçının benimsemiş olduğu siyasal görüşün doğrultusunda ortaya çıkan, bir bakıma taraflı bir gerçekliktir. Bunun diğer bir adı estetizm ya da estetik ütopyadır. Estetik ütopya, sanatın özerkliğinin dolaysız bir sonucudur. Sanatın özerkliği, bir yandan sanatın sıradan siyasî ilkelerle değerlendirilip düzenlenmesini yasaklayan özel bir sanat-siyaset ilişkisi kurar; öyle ki siyaset, ekonomi, ahlak ve diğer düzenler sanatta uygulanamaz. Öte yandan, “sanatın özerkliği, sanatta estetiğin politikasıdır: hayatın özlemini çektiği, ancak sanat olmadan kavuşamadığı her şeyi hayata sunan bir politika” (Kreft, 2008:36).

Ancak estetik ütopya bir türlü gerçekleştirilemez ve beklentilerin uzağında bir dünyada yaşamak zorunda kalan insanların acıları sanatın yeni konusu olur. Modernizmle birlikte, sanatın gerçekliği yansıtma dilindeki değişimler nesneyi parçalayarak olmuştur. Nesnenin gerçekçi görünümünün bozulması yaşanılamayan bir dünyaya karşı isyan olarak algılanabilir.

  1. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sanat hiç olmadığı kadar siyasi bir durum almıştır. Yeni ideolojilerin ortaya çıktığı, devrimlerin ve çatışmaların yüzyılı olarak gündeme gelmiştir. 20. yüzyılın başından itibaren patlak veren savaşlar ve ideolojik çatışmalar sanatı da etkilemiştir. Ancak sanat da bir o kadar siyasi iklimin kurucusu konumunu yitirmemiştir.

Devrimler, savaşlar, kapitalizme alternatif toplumsal düzen önerileri ve ideolojiler sanatçıların siyasal açıdan taraf tutmaları ya da tarihsel süreci hızlandırmada aktif bir rol oynama anlamına gelen misyon ile ortaya çıkmaları modern sanat ile ilgili yeni tartışmaları gündeme getirmiştir. Bu tartışmalar modern sanat anlayışında ortaya çıkan yeni bir paradoksa işaret etmektedir. Sanatçı, özgürce kendi sübjektif yorumunu ortaya koyacaktır ama bu onun siyasi olarak taraf olamayacağı anlamına gelmemektedir. Sanatçılar da her insan gibi şu ya da bu ideolojiden yana olacak, toplumsal çekişme ya da sorunlar karşısında tarafsız kalamayacaktır.

Sanayi devrimiyle birlikte öznenin kaybolması, insanın sanayi nesnesine dönüştürülmesi, insan-makine ilişkisi içerisinde basit bir araç haline gelmesi ve bunun sonucu olarak bireyde ortaya çıkan ruhsal birikimlerin yarattığı olumsuz etkiler bireyin kendine ve topluma yabancılaşması sorununu da beraberinde getirmiştir. Nasıl yaşayacağı, nasıl davranacağı önceden belirlenmiş birey, kitle toplumunun sadece basit bir parçasıdır. Özgürlüğü kısıtlanmış, mekanikleştirilmiştir. Bu noktadan sonra sanat, bireysel olmanın ötesinde daha çok toplumsal sorunlarla ilgilenmeye başlamıştır. Sanat hiç olmadığı kadar insanın yanında ve onun sorunlarıyla ilgili olmuştur. Bu anlamda sanatçılar daha çok siyasetin içinde bulunmuşlar ve eserleri de bir o kadar siyasi içerik taşımaya başlamıştır.

Görüldüğü üzere, sanatın ve sanatçının toplumsal süreç içerisindeki işlevleri, bulundukları dönemlerin baskın eğilimlerine, insanın doğa ile ve diğer insanlarla olan ilişkisine, dünyayı algılama biçimine göre değişkenlik göstermiş ve gittikçe daha fazla oranda bir siyasallık içermiştir. Daha da önemlisi, tarihsel süreçte sanatçının özgürleşmesi ve bir birey haline gelmesi, sanatın ve sanatçının özerkliğini beraberinde getirmiştir. Hem sanatçı hem de sanat siyasal bir nesne olmaktan çıkarak, bir özneye dönüşmüş ve siyasal düşüncelerini, insanların beğenilerini, eğilimlerini, tercihlerini ve yaşama bakış açılarını belirleyen yeni bir işlev görmeye başlamıştır.

Kaynakça

Artun, Ali (2003). “Baudelaire’de Sanatın Özerkleşmesi ve Modernizm”, Modern Hayatın Ressamı (içinde), Çev. Ali Berktay. İstanbul: İletişim yay.

Baudelaire, Charles (2003). Modern Hayatın Ressamı. (Çev. Ali Berktay). İstanbul: İletişim yay.

Hauser, Arnold (1984). Sanatın Toplumsal Tarihi. (Çev.: Y. Gölönü). İstanbul: Remzi Kitabevi.

Janouch, Gustav (1966). Kafka ile Konuşmalar. (Çev.: A. Oflazoğlu). Ankara: Bilgi Yayınevi.

Kreft, Lev (2008). Sanat ve Siyaset: Sanatın Siyaseti, Siyasetin Sanatı. (Çev.: E. Zeybekoğlu). İstanbul: İletişim Yay.